Özge Güleryüz

UCUZ ÖLÜMLER ÜLKESİ: BİR ŞEHİR YAĞMURA TESLİM OLUYORSA…

Yayınlama:

 

 

İki can kaybı… Bir şehirde sel… Ve geriye yine aynı sorular: Neden, nasıl, hangi eksiklik yüzünden?

 

İstanbul’da yaşanan sel felaketi, geride yalnızca suyla kaplanan yolları, taşan rögarları ve zarar gören evleri bırakmadı. Geride, sevdiklerini bir daha göremeyecek aileler ve cevabını bekleyen sorular da bıraktı.

 

Bir çocuk… Bir insan… Yarım kalan hayatlar.

 

Şimdi birileri sevdiklerinin yokluğuna alışmak zorunda kalacak. Bir evde artık bir ses eksik olacak, bir sofrada bir sandalye boş kalacak. Hayat, geride kalanlar için eskisi gibi devam etmeyecek. Oysa hayatını kaybedenler de herkes gibi sıradan bir günün içindeydi belki. Kim bilir, o sabah kimlerin aklından eve dönmek, sevdiklerine kavuşmak, yarına dair planlar yapmak geçiyordu?

 

İnsan ister istemez soruyor: Biz gerçekten ucuz ölümler ülkesi mi olduk?

 

Bir yağmur yağıyor, yollar göle dönüyor. Rögarlar taşıyor, alt geçitler tehlikeye dönüşüyor, insanlar sel sularının ortasında çaresiz kalabiliyor. Birkaç saatlik yağış, koca bir şehrin hayatını durma noktasına getirebiliyor. Ardından açıklamalar yapılıyor, geçmiş olsun mesajları yayımlanıyor, görüntüler ekranlara düşüyor…

 

Peki ya kaybedilen hayatlar?

 

Onları hangi açıklama geri getirecek? Hangi cümle, bir annenin evladının yokluğunu hafifletecek? Hangi özür, geride kalan bir ailenin içindeki boşluğu dolduracak?

 

Elbette her sel felaketini önlemek mümkün olmayabilir. Şiddetli yağışlar ve doğanın öngörülemeyen koşulları ciddi riskler yaratabilir. Ancak tam da bu nedenle şehirlerin altyapısı, yağmur suyu tahliye sistemleri, dere yatakları, alt geçitleri ve acil müdahale planları hayati önem taşır.

 

Asıl mesele, yağmurun yağması değil; yağmurun yaratacağı tehlikelere karşı şehirlerin ne kadar hazırlıklı olduğudur.

 

Bir şehirde insanlar yağmur başladığında evine sağ salim ulaşabilecek mi diye endişeleniyorsa, orada yalnızca hava koşullarını değil, şehir güvenliğini de konuşmak gerekir. Su baskınları tekrar tekrar yaşanıyorsa, aynı noktalar her yağışta tehlikeye dönüşüyorsa şu soruların cevabı verilmelidir: Altyapı yeterli mi? Riskli bölgeler önceden belirlendi mi? Gerekli önlemler alındı mı? Uyarılar zamanında yapıldı mı?

 

Bunlar suçlama değil, kamuoyunun yanıtını beklediği sorulardır.

 

Çünkü belediyecilik yalnızca yol yapmak, kaldırım döşemek, meydan düzenlemek değildir. İnsanların can güvenliğini koruyacak planlamayı yapmak da kamusal sorumluluğun bir parçasıdır. Afet yönetimi ise felaket yaşandıktan sonra müdahale etmekten ibaret değildir; felaket yaşanmadan önce riskleri azaltmayı da gerektirir.

 

Bugün İstanbul’da yaşananları konuşuyoruz. Yarın başka bir şehirde, başka bir yağmurun ardından aynı acıyı yaşamayacağımızın garantisi var mı?

 

Türkiye’nin dört bir yanında insanlar, doğal afetlerin ardından aynı soruyla baş başa kalmamalı: Bu yaşananların ne kadarı önlenebilirdi?

 

İki can kaybını yalnızca bir günlük haber olarak görüp ertesi gün başka gündemlere geçersek hiçbir şey öğrenmiş olmayız. Her felaketin ardından aynı cümleleri kurup aynı sorunlarla yeniden karşılaşırsak, kayıpların acısına bir de cevapsız bırakılan soruların ağırlığı eklenir.

 

Ve işte insanın içine en çok dokunan yer tam da burası…

 

Bir insanın acısı, başkasının gündemi değişene kadar mı önemli?

 

Bir aile için dünya başına yıkılmışken, başka bir yerde hayat bütün sıradanlığıyla devam ediyor. Haberler değişiyor, ekranlar başka görüntülerle doluyor, insanlar başka konuları konuşmaya başlıyor. Fakat kaybedilen bir evladın, bir eşin, bir kardeşin yokluğu gündemle birlikte sona ermiyor.

 

Biz unutabiliyoruz. Peki, geride kalanlar nasıl unutacak?

 

Bir insanın hayatı, birkaç günlük tartışmanın ardından geride bırakılacak bir ayrıntı değildir. Her can kaybının ardından yalnızca üzülmek değil, gerçeği ortaya çıkarmak, varsa ihmalleri belirlemek ve aynı acıların yeniden yaşanmaması için gerekenleri yapmak zorundayız.

 

Çünkü insan hayatı, bir şehrin altyapı hesabında gözden çıkarılabilecek bir ayrıntı değildir.

 

İstanbul’da hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Ancak bu yazıyı yalnızca bir taziye cümlesiyle bitirmek istemiyorum.

 

Çünkü bir felaketin ardından söylenecek en kolay söz, “Başımız sağ olsun” demektir. Asıl zor olan, bir sonraki yağmurda başka ailelerin aynı acıyı yaşamaması için gerekeni yapmaktır.

 

Bir ülkede yağmur yağdığında insanlar gökyüzünden önce kendi can güvenliğini düşünüyorsa, artık kendimize sormamız gereken çok daha büyük bir soru yok mu?