Özge Güleryüz

BUGÜN BİR ÇOCUK ÖLDÜ. YARIN HANGİMİZİN ÇOCUĞU?

Yayınlama:

Bugün yine içimiz yandı.

Yine bir okulun adı, çocukların kahkahalarıyla değil; acıyla, korkuyla, gözyaşıyla anıldı.

Yine bir çocuk hayatını kaybetti.
Yine yaralanan çocuklar oldu.
Yine bir anne babanın dünyası başına yıkıldı.

Ve ben bugün bütün bunların ötesinde başka bir cümlede takılıp kaldım:

Bunu yapan da bir çocuktu.

İşte insanın boğazını düğümleyen asıl soru belki de burada başlıyor.

Bir çocuk nasıl olur da başka bir çocuğa zarar verecek kadar öfke, nefret ya da şiddetin içine sürüklenir?

Biz nerede kaçırdık onu?

Hangi noktada bir çocuğun yardım çığlığını duymadık?

Hangi davranışını “Çocuktur, yapar” diyerek geçiştirdik?

Hangi öfkesini görmezden geldik?

Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:

Artık anne babalar çocuklarını okula gönderirken eskisi kadar rahat değil.

Çocuğunun çantasını hazırlayan bir annenin aklından “Bugün dersleri nasıl geçecek?” sorusundan önce “Acaba başına bir şey gelir mi?” düşüncesi geçiyorsa, burada hepimizin durup düşünmesi gerekiyor.

Bir baba, okul kapısında çocuğuna sarılırken içinden “Allah'ım onu bana sağ salim geri getir” diye geçiriyorsa, biz yalnızca bir güvenlik probleminden değil, çok daha büyük bir toplumsal yaradan söz ediyoruz.

Çünkü okul, çocuğun korkacağı yer değildir.

Okul; çocuğun kendini güvende hissettiği, arkadaş edindiği, öğretmenine güvendiği, hayaller kurduğu yer olmalıdır.

Çocuklarımız okula giderken ellerimiz kalbimizde olmamalı.

Ellerimiz onların omuzlarında olmalı.

Onlara “Korkma, güvendesin” diyebilmeliyiz.

Ama bunun için yalnızca çocuklara “şiddet uygulamayın” demek yetmez.

Çocuklarımızı gerçekten dinlememiz gerekiyor.

Bir çocuk içine kapanıyorsa…
Bir çocuk sürekli öfkeleniyorsa…
Bir çocuk arkadaşlarından uzaklaşıyorsa…
Bir çocuk şiddeti normalleştiren davranışlar sergiliyorsa…

“Nasıl olsa geçer” demeden önce durup sormalıyız:

“Senin içinde ne oluyor?”

Çünkü bazı çocuklar yardım istemeyi bilmez.

Bazıları sadece davranışlarıyla bağırır.

Ve biz o davranışları zamanında göremezsek, yarın çok daha ağır bir haberin başlığını konuşmak zorunda kalabiliriz.

Bugün yaşanan olayın ardından birkaç gün konuşup sonra unutmak istemiyorum.

Ben artık çocuklarımızın ölümünü, yaralanmasını ve korkusunu sıradanlaşmış haber başlıkları arasında görmek istemiyorum.

Bir çocuğun ölüm haberine alışmak istemiyorum.

“Yine mi?” demek istemiyorum.

“Yine bir okulda mı?” diye sormak istemiyorum.

Çünkü çocukların ölümüne alıştığımız gün, aslında kaybettiğimiz yalnızca çocuklarımız olmaz. Vicdanımızdan da bir parça kaybederiz.

Ben bir gazeteci olarak bu yazıyı yalnızca üzülerek yazmak istemiyorum.

İsyan ederek yazıyorum.

Çünkü çocuklarımızın güvenliği bir lütuf değil, haktır.

Ve biz çocuklarımıza yalnızca iyi bir eğitim değil, güvenli bir hayat borçluyuz.

Bugün hayatını kaybeden çocuğun ailesinin acısını hiçbir cümle dindiremez.

Ama belki bundan sonra başka bir ailenin aynı acıyı yaşamaması için bir şeyleri değiştirebiliriz.

Önce çocuklarımızı daha çok dinleyerek…

Sonra şiddeti daha erken fark ederek…

Okullarda güvenliği, psikolojik desteği ve çocukların kendilerini ifade edebileceği alanları daha fazla önemseyerek…

Ve en önemlisi, çocukların sessiz çığlıklarını duyarak…

Çünkü unutmayalım:

Şiddeti uygulayan çocuk da bir zamanlar korunmaya muhtaç bir çocuktu.

Bu cümle hiçbir suçu mazur göstermez.

Ama bize çok önemli bir sorumluluğu hatırlatır:

Bir çocuğun içindeki karanlık büyümeden önce onu fark edebiliyor muyuz?

Ben artık çocuklarımızı korkuyla büyütmek istemiyorum.

Bir anne babanın çocuğunu okul kapısından bırakırken arkasından korkuyla bakmasını istemiyorum.

Bir çocuğun okuldan eve dönmesini beklerken yüreğinin ağzına gelmesini istemiyorum.

Ben çocuklarımızın okuldan çıktığında koşarak anne babasına sarılmasını istiyorum.

Çantasında ödevleri, cebinde arkadaşından aldığı küçük bir not, aklında yarının hayalleri olsun istiyorum.

Korku değil… çocukluk taşısınlar.

Çünkü çocuklarımızın hakkı bu.

Ve benim bugün en büyük isyanım şu:

Çocuklarımızı korumak için daha kaç çocuğu kaybetmemiz gerekiyor?