Özge Güleryüz · 27.09.2026
Bazı binaların adı, bir şehirde yalnızca bir adres olarak kalmaz.
Rönesans Rezidans da artık yalnızca bir bina adı değil.
Bir annenin bekleyişi, bir babanın suskunluğu, bir çocuğun yarım kalan cümlesi, bir eşin yıllardır dinmeyen özlemi…
6 Şubat sabahı Hatay’da yalnızca betonlar yıkılmadı. İnsanların hayatları bir anda ikiye bölündü. “Öncesi” ve “sonrası” diye…
Rönesans Rezidans’ın enkazından çıkarılan her insanla birlikte bir ailenin dünyası da sustu.
269 can…
Her birinin bir adı vardı.
Bir sofrası, bir telefonu, yarım bıraktığı bir işi, dönmesini bekleyen bir yakını vardı.
O gece herkes uykudaydı.
Saat 04.17’ydi…
Henüz gün doğmamıştı. Evlerin ışıkları kapalı, şehir sessizdi. İnsanlar bir sonraki sabaha uyanacaklarını düşünerek uyuyordu.
Sonra yer sarsıldı.
Ve bazı insanlar o gece bir daha uyanamadı.
Geride ise sabahın ilk ışıklarıyla sevdiklerini arayan, enkazların başında umutla bekleyen, saatler ilerledikçe aynı soruya tutunan aileler kaldı:
“Belki hâlâ yaşıyordur…”
O cümle, 6 Şubat’ın en ağır cümlelerinden biri olarak kaldı.
Bugün aradan yıllar geçmesine rağmen bazı aileler hâlâ aynı sorunun peşinde:
“Neden?”
Bir bina neden yıkıldı?
Neden insanlar hayatlarını güvenerek teslim ettikleri bir yapının altında kaldı?
Ve en önemlisi…
Bu insanların ölümünde sorumluluğu bulunanlar, hukuk önünde hangi karşılığı görecek?
İşte bu soruların cevabı mahkeme salonlarında aranıyor.
25 Eylül’de görülen 11’inci duruşmada dosyaya giren yeni bilirkişi raporu, yapıdaki bazı imalat ve proje sorunlarına ilişkin değerlendirmeler içerdi. Ailelerin avukatları ise sanıkların “olası kast” kapsamında değerlendirilmesini talep etti.
Mahkeme bu talebi reddetti.
Dava 26 Ekim’e ertelendi.
Belki mahkeme salonunda bir sonraki duruşmanın tarihi yazıldı.
Ama ailelerin takviminde başka bir tarih var:
6 Şubat 2023.
Onlar için zaman orada durdu.
Bir annenin evladını kaybetmesi için yılların geçmesi gerekmez.
Bir babanın çocuğunun fotoğrafına bakarken boğazının düğümlenmesi için takvim yapraklarının değişmesi hiçbir şeyi değiştirmez.
Çünkü bazı acılar eskimez.
Sadece insan, o acıyla yaşamayı öğrenmeye çalışır.
Rönesans Rezidans’ın önünde bugün belki enkaz yok.
Ama o enkazın altında kalan hayatların ağırlığı hâlâ çok büyük.
Bu nedenle bu dava yalnızca sanıkların ya da mağdurların dosyası değildir.
Aynı zamanda bir ülkenin “Bir daha böyle olmasın” sözünün ne kadar gerçek olduğunu sınayan davalardan biridir.
Çünkü adalet yalnızca geçmişe bakmak için değil, geleceği korumak için de gereklidir.
269 insanın hikâyesi tek bir rakama sığmaz.
269 ayrı hayat…
269 ayrı aile…
269 ayrı yarım kalmış hikâye.
Bu yüzden Rönesans Rezidans denildiğinde aklımıza yalnızca yıkılmış bir bina gelmemeli.
Aklımıza insanlar gelmeli.
İsimleri.
Yüzleri.
Sevdikleri.
Ve geride bıraktıkları hayatlar…
Mahkeme salonlarında verilecek karar ne olursa olsun, 269 kişinin hayatı geri gelmeyecek.
Ama verilecek her hukuki karar, bundan sonra başka insanların aynı acıyı yaşamaması açısından büyük önem taşıyor.
Belki de bu yüzden bazı davalar yalnızca bir dosya değildir.
Bazı davalar, bir toplumun vicdanında yıllarca açık kalan bir sayfadır.
Rönesans Rezidans da o sayfalardan biri.
Ve o sayfanın sonunda tek bir dilek var:
Bir daha hiçbir aile, sevdiklerinin hesabını enkazların arasında aramak zorunda kalmasın.