Dilgan Taş Kertuş · 14.10.2026
Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin okula alınmadığına ilişkin haberi gördüğümde, önce o çocuğu düşündüm. Okuluna gitmek, arkadaşlarının arasına karışmak, sırasına oturmak isteyen bir çocuğu…
Yetişkinlerin tartışmaları arasında kalan o küçücük yüreğin ne hissettiğini düşündüm.
O daha bir çocuk!
Dini, dili, ırkı, kökeni ya da kıyafeti üzerinden incitilecek, hesap sorulacak, arkadaşlarının önünde mahcup edilecek biri değil. Öğrenmeye, anlaşılmaya, korunmaya ihtiyacı var. Okul kapısından girdiğinde kendini güvende hissetmeye ihtiyacı var.
Benim bu konudaki duruşum nettir: Bir çocuğu dini, dili veya ırkı nedeniyle üzen, dışlayan, aşağılayan anlayış, ancak cehaletle açıklanabilir. Cahil cühela dediğimiz de budur. Karşısındaki çocuğun kalbini, onurunu ve yarınlarını görememek…
Üstelik cehalet yalnızca okumamış olmak değildir. İnsan diploma sahibi olabilir, bir kurum yönetebilir, bir makamda oturabilir. Fakat bir çocuğun karşısında vicdanını ve sorumluluğunu unutuyorsa, taşıdığı unvan bu davranışı haklı çıkarmaz.
Eğitim kurumlarında kurallar olabilir. Bu kuralların amacı, çocukların birlikte güvenle öğrenmesini sağlamak olmalıdır. Uygulamada bir sorun varsa yetişkinler konuşur, ailelerle görüşür, çözüm arar. Çocuğu kapıda bırakarak, arkadaşlarından ayırarak, utandırarak mesele çözülmez.
Bir çocuk, yetişkinlerin anlaşmazlığının bedelini ödememelidir.
Benim vicdanım, yalnızca bana benzeyen çocuklar için sızlamaz. Başını örten çocuk da örtmeyen çocuk da aynı saygıyı hak eder. İnançlı bir ailenin çocuğu da herhangi bir inancı olmayan ailenin çocuğu da okulunda huzurla okuyabilmelidir. Farklı bir dil konuşması, başka bir ülkeden gelmesi veya başka bir kültürde büyümesi, hiçbir çocuğun dışlanmasına gerekçe olamaz.
Çocuğun başını zorla örten de zorla açtıran da önce durup onu dinlemelidir. Onun duygusunu, isteğini ve yaşadığı koşulları anlamadan karar vermek, çocuğu bir insan olarak görmeyi unutmaktır. Çocukların iyiliğinden söz ediyorsak, onların sesine de yer açmak zorundayız.
Gazeteci olarak bu noktada kendimize düşen sorumluluğu da hatırlamalıyız. Bir çocuğun mağduriyetini anlatırken yüzünü, gözyaşını ve kırılganlığını gelişigüzel sergileyemeyiz. Haber yapmak, o çocuğu yeniden incitme hakkı vermez. Kullandığımız başlıkta, seçtiğimiz görüntüde, yazdığımız her cümlede onun onurunu gözetmeliyiz.
Hatay’da farklı inançların, dillerin ve kültürlerin arasında yaşayan biri olarak, birlikte yaşamanın değerini biliyorum. Aynı sokakta yürümeyi, aynı sofraya oturmayı, birbirimizin acısını paylaşmayı kıymetli buluyorum. Bu anlayışı okul kapısına geldiğimizde de sürdürebilmeliyiz.
Bir çocuğun farklılığını tehdit gibi görmek, ona daha hayatının başında “Sen buraya ait değilsin” duygusu yaşatır. Oysa okul, çocuğun kendisine yer bulduğu bir ortam olmalıdır. Soru sorabildiği, arkadaşlık kurabildiği, hata yapmaktan korkmadığı bir yer…
Bir öğretmenin sözü, bir yöneticinin tavrı, bir yetişkinin bakışı çocuğun hafızasında yıllarca kalabilir. Bu nedenle çocuklara davranırken dikkatli olmak bir nezaket tercihi değil, sorumluluktur.
Ben, bir çocuğun okuluna korkuyla gitmesini kabul edemiyorum. Kendisini açıklamak, ailesinin inancını savunmak ya da kökeninden utanmak zorunda bırakılmasını kabul edemiyorum. Çocukların yetişkinlerin öfkesinin hedefi olmasına razı gelemiyorum.
Hangi ülkede yaşanırsa yaşansın, hangi düşünceyle savunulursa savunulsun, bir çocuğu din, dil ve ırk üzerinden incitmenin mazereti olamaz.
O daha bir çocuk. Önce bunu hatırlayacağız.
Bir çocuğu dini, dili, ırkı nedeniyle üzen anlayışın adı cehalettir. Cahil cüheladır. Nokta.