Bir zamanlar bu ülkede diziler 40 dakika sürerdi. Üstelik her hafta ekrana gelmeleri de şart değildi; kimi zaman on beş günde bir yayınlanırdı. İzleyici hikâyenin tadını çıkarır, oyuncu rolüne hazırlanır, set ekibi de insanca çalışırdı.
Sonra süreler önce 60, ardından 90 dakikaya çıktı. Bugün ise ana akım televizyonlarda 120-140 dakikayı bulan bölümlerle karşı karşıyayız. Haftada bir sinema filmi uzunluğunda içerik üreten bir sektör hâline geldik. Ancak bu, yalnızca büyük bir üretim başarısı değil; aynı zamanda büyük bir emek sorununa dönüştü.
Ortalama 90 dakikalık bir sinema filminin çekimi haftalar sürer. Işık, dekor, kostüm, oyuncu provası, kamera dili ve kurgu için zaman ayrılır. Dizilerde ise aynı uzunluğa yakın içerik, çoğu kez bir haftada yetiştirilmeye çalışılıyor. Bir günde yirmi sayfaya yaklaşan senaryo çekmek zorunda kalan ekiplerin ne sanatsal tercih yapacak ne de nefes alacak zamanı kalıyor. Yönetmen hikâye anlatmaktan çok günü yetiştirmeye; ekip ise üretmekten çok ayakta kalmaya çalışıyor.
Ortada tuhaf bir ihracat matematiği de var. Türkiye dizileri dünyanın birçok ülkesine satılıyor. Bizim tek bölüm diye çektiğimiz 120 dakikalık içerik, başka ülkelerde 40’ar dakikalık üç ayrı bölüm olarak yayınlanabiliyor. Dünya pazarı bir bölümden üç yayın elde ederken, o bölümü günlerce uykusuz çalışarak yetiştiren oyuncu ve set emekçisi çoğu zaman bu uluslararası gelirden adil bir pay alamıyor.
Sektör uluslararası alanda büyürken; telif, çalışma saati, iş güvenliği ve sosyal haklar aynı hızda büyümüyor. Başarı hikâyesinin görünmeyen yüzünde uzun mesailer, yetişmeyen yayın günleri ve tükenen insanlar var. Hiçbir reyting, hiçbir reklam geliri, hiçbir ihracat rakamı insan sağlığından daha kıymetli olmamalı.
Dijital platformların yükselişi de biraz bu yüzden önemli. Daha kısa bölümler, sezonluk planlama, önceden çekim ve daha kontrollü prodüksiyon imkânı; hem izleyiciye daha nitelikli iş hem de çalışanlara daha insani bir çalışma düzeni sunuyor. Ama dijitalin sunduğu bu imkân, ana akım televizyonlardaki yanlış düzeni normalleştirmemeli.
Yapılması gerekenler aslında açık: Bölüm süreleri makul sınırlara inmeli. Setlerde çalışma saatleri gerçek anlamda denetlenmeli. Projeler birkaç bölüm stokla yayına başlamalı. Yurt dışı satışlarından doğan gelirler, emeğiyle bu yapımları var eden senaristten oyuncuya, teknik ekipten set işçisine kadar daha adil paylaşılmalı.
Ve sonunda bir temennimiz olsun.
Türk televizyonları yeniden fabrika ayarlarına dönsün. Mahallenin Muhtarları’nın içtenliğini, Süper Baba’nın aile sıcaklığını, Perihan Abla’nın samimiyetini hatırlasın. İnsanların birbirine değdiği, mahalle duygusunu yaşatan, izleyenin kendinden bir parça bulduğu hikâyeler yeniden çoğalsın.
Öyle diziler yapılsın ki yalnızca seyirci ekran başında keyif almasın; o projeyi yazan, çeken, oynayan, ışığını kuran, dekorunu taşıyan herkes de yaptığı işten gurur ve huzur duysun. Daha sıcak, daha insani, daha adil bir televizyon; aslında hepimizin özlediği daha güzel bir Türkiye demek.